Elçin KİREMİT

Elçin KİREMİT

elcin@starhaber.tv

Ne olacak bu çocukların hali?

Eylül'ün iyiden iyiye soğukluğunu hissettirdiği şu günlerde güneşli havaları firsat bilip arkadaşlarla açık havada kahvaltı yapalım dedik. Hepimiz çocuklu olunca konuşulan konular da, dertler de ortak. Kimimizinki okula yeni başlayacak, kimimizinki ortaokullu, kimimizinki üniversiteye hazırlanıyor.

Yaşları, sınıfları farklı olsa da 
hepimizin dilinde aynı soru: Ne olacak bu çocukların hali? 

Sohbet arasına filancanın çocuğunun bu seneki üniversite sınavında sergilediği üstün başarı hikayeleri de serpiştirilmiyor değil tabi! 

"Sahi kaç bin kişinin içine girmişti o çocuk? 

Diğeri atılıyor:

On bin. 

Oooo, helal olsundu o çocuğa. Eee, tabi yüz binlerce kişiyi geride bırakmıştı. Her dersine bir özel hoca gelmişti; bu sene biz de mi ders aldırsaydık ki Aysel? Biliyor musun Bedri, arkadaşları seksek oynarken o sabahlara kadar çalışmıştı da kazanmıştı oysa bizimki evde yan gelip yatıyordu, falan filan." 

Komşunun tavuğu işte! Her zaman ne görünürdü? 

Sohbet böyle devam ederken büyüklerin  konuştuklarına kulak kabartmış, bazen hayranlık dolu bir ifadeyle, bazen de gözlerine yansıyan bir tedirginlik içinde o yere göğe sığdırılamayan çocuğun başarı hikayesini dinleyen bir başka çocuk gördüm.

Henüz on yaşındaydı ve ağzının bir kenarına bulaşan sütün bile farkında değildi üstelik.  Karşımda oturan benim çocuğumdan başkası değildi.

O an öylesine utandım ki kendimden. Onun bir başka çocukla kendisini kıyaslamasına neden olabilecek ve belki de o çocuk gibi başarılı olamazsa değer görmeyecegini, sevilmeyecegini hissettirebilecek  cümlelerimizden utandım. 

Ah biz büyükler dedim, ne olacak bizlerin hali? Biz ne zaman akıllanacağız? Ne zaman öğreneceğiz çocuğumuzu bir başkasıyla kıyaslamamayı? Onları oldukları gibi kabul etmeyi?

Oğlumun o anki halini görünce  ameliyathanede onu kucağıma ilk verdikleri günü hatırladım.Ona ilk dokunuşumu, kokusunu içime çekişimi... 

Tüm duyu organlarım, o güne kadar beni yanıltmıştı sanki. Dokunmak, koklamak, görmek, bir insanın nefesini içine çekmek işte bu olmalıydı dememiş miydim o mucizevi anı yaşarken?

Çünkü O, benim bir parçamdı, eşsizdi.

İşte bu yüzden eşsiz olduğu, özel olduğu için sevmemiş miydim onu?

Peki şimdi, şimdi ne değişti de ben başkalarıyla kıyaslıyordum en degerlimi.

Daha iyi olması için mi? Onu çok sevdiğim için mi? 
Yanıtım bu olmamalıydı. Eğer buysa, şu an çocuğumun gözlerinde sevgiden çok dünden bugüne ilmek ilmek örülmüş korkular görüyordum.

Ah şu sevgiler, dedim içimden. Bizi bir türlü istediğimiz "ben" olmaktan alıkoyan sevgiler..

Küçükken hep sorarlardı bize. Tam biz düşünürken firsat bile vermeden yapıştırırlardı iki seçeneği: Söyle bakayım doktor mu olacaksın mühendis mi? Üçüncü seçenek gelmezdi. Çünkü en iyi meslekler onlardı büyüklerin gözünde. O günlerde atılmıştı içimize en iyi olmanın ve ancak onların istediği bir "Sen" olursan sevileceğinin tohumları.

Şimdi biz de aynısını yapmıyor muyduk çocuklarımıza? Kendi doğrularımızın peşinden gitmelerini istemiyor muyduk? Ne biliyorduk onların kendi coğrafyalarında yeşerttikleri umutların bizimkinden daha büyük olmadığını?
Ne biliyorduk onların maviliklerinin bizimkinden daha derin olmadığını? 

Oysa biz hep bir başkasının enlerini ucundan kıyısından yakalasın diye uğraşırken onca yıl fark edememiştik yanıbaşımızda oturan kâşifleri, ressamları, müzisyenleri... 

Ne çok hatalar yaptık biz..

Tartıdaki ağırlığı komşunun çocuğunun  ağırlığına yetişsin diye ağızlarından büyük kaşıklarla yemekler yedirmeye çalışan biz değil miydik?

Akranları onlardan daha erken konuşmaya başladığında, filancanın oğlu, kızı daha erken yürümeye başladığında ve dahası, dahası...

Biz değil miydik onları hep bir başkası gibi olmaya zorlayan?

Peki ne oldu? Konuşmaz diye endişelendik. Konuştular. Hatta bazen öyle çok konuştular ki 'sus' dedik. 

Yürüyemez sandık; yürüdüler. Ne yürümesi koştular, düz duvara tırmandılar. Yapma oğlum, dur kızım dedik.

Sonuçta yanılan biz olmadık mı? 

O günün gecesinde ilk kez suçlu ve nasıl özür dileyeceğini bilemeyen bir anne gibi oturdum  yanına oğlumun. 

Defalarca kokusunu içime çekerek öptüm. 
Af diledim her öpüşümde içimden milyon kez. 
Ve O, gün boyu beynini meşgul eden, beklenen soruyu sordu :

Anne günün birinde ben başka bir mesleği seçersem beni yine sever misin? 

Severim tabi çocuk, ben seni her koşulda severim.

Peki söyle bakayım on yıl sonra nerede olmak istiyorsun sen?

Hadi uzan o zaman yanıma dedi.Uzandım
Kapadı gözlerini. Ben de kapadım. Belli ki olmak istediği yerdeydi şu an. 

Nerdesin dedim. 
Bir üniversitedeyim.

Peki napıyorsun orada? 

Anne bilmiyor musun ben bir öğretmenim. 
Tarih öğretmeni.

Doğru ya, aradan uzun yıllar geçmiş; yaşlandım ben de.Yaşlılığıma ver unutkanlığımı.

Dersinin konusu nedir peki? İzin verirsen eşlik edebilir miyim?

Elbette, şu karşı sıraya oturabilirsin. Bugün orada oturan  öğrencim gelmedi.

Desene bana kısmetmiş bugün. 
Güldü 

Hadi cok konuşma da dersi dinle dedi bir de.
Bak şu utanmaza!

Nerde kalmıştık? Sümerlerde.
Biliyor musunuz  En eski medeniyet olarak bilinen Sümerlerin tarihi. .....

O gece yanına uzandığım kişi, geleceğin çok iyi bir tarih ögretmeniydi ve hayatımın en güzel dersini verdi bana.

Peki siz? Siz hangi masal kahramanının yanına uzandınız şu an? 

Bir kaşif, bir ressam, bir tarihçi, bir müzisyen?...

Hadi, unutun bugüne kadar dinlediğiniz tüm  masalları. Şu an yanıbaşınızda bir tek masal var: Sizin masalınız. Sonuna kadar dinleyin ama! Dinleyin ki gerçek olsun o masallar! 

Elçin KİREMİT

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar

Berrin Coşkun @Harikasınız

17 Eylül 2018 20:12

Son Yazıları Tüm Yazıları

EDİTÖR SEÇİMİ

SON DAKİKA

www.starhaber.tv Çözüm Medya Grup kuruluşudur.

www.starhaber.tv haber sitesinin Star Gazetesi ve Star Televizyonuyla hiç bir ilgisi yoktur.